12 EYLÜL’DEN GEZİ’YE DEVREDEN ÖYKÜ: DEVİR

Posted on May 12 2015 - 8:56am by Arzu

Susuzluktan öleyazarken bulup kana kana içtiğin su gibi bazı kitaplar. Hissedip, içinde büyütüp, bir türlü dillendiremediklerini anlatıyorlar sana. Bazen de unutmaya yüz tuttuklarını tutup yüzüne vuruyorlar. Ne yalan söyleyeyim, uzun zaman olmuştu yıllardır görmediğim eski bir dostla eskiyi yad ediyormuşum gibi hissettiren bir kitap okumayalı.

Ece Temelkuran’ın “Devir” i de böyle bir yoksunluk krizi içindeyken çıkıp geldi. Ne iyi etti de geldi, ne iyi geldi…

ece-temelkuran

Bir jenerasyonun diğerine devredip durduğu makus talihin öyküsü “Devir”. Bir nevi Türkiye biyografisi. Yakın tarih şeceresi. Koca bir milletin tüm kaderini değiştiren olaylardan birini, 12 Eylül Türkiyesi’ni anlatan bir toplumsal hafıza tazeleme seansı… Bugüne kadarkilerden çok farklı ama. İlk kez çocuk aklıyla baktırıyor olana bitene. Ankara’da yaşayan 2 küçük çocuğun, Ayşe ve Ali’nin gözlerinden izliyoruz o günleri.

Her şeyi olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla gören çocuk kafası bize tarihin aslında nasıl da tekerrür ettiğini gösteriyor. 70’ler boyunca  yaşananlarla daha dün yaşadıklarımızın nasıl da aynı olduğunu, ama yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkilerin nasıl başkalaştığını anlatıyor.  “Ölümü kanıksama”  hastalığımızı yüzümüze vuruyor mesela. “3  fidan için ülkeyi ayağa kaldıran insanlardık biz, sonra ne oldu da alıştık yitirmelere?”  diye sorgulatıyor.

Ece Temelkuran  bir röportajında diyor ki; “Ben Devir’i Gezi için yazmadım. Ama Gezi yaşanmasaydı da yazmazdım…” 12 Eylül’le Gezi’nin atmosferinin benzerliğinin altını çiziyor: “Gezi’de gördüm ki artık Devir’in zamanı gelmişti…”

FullSizeRender

1980’in yangın yeri ortamında, Ankara’da  dünya görüşleri, mezhepleri, politik duruşları yüzünden hayatta sürekli varoluş mücadelesi vermek zorunda kalmış ebeveynler…  Ali ve Ayşe’nin aileleri. Ve esas kahramanlarımız Ali ile Ayşe. Devrimci abiler, yarım kalan aşklar, sessiz kuğularla bezeli çocuksu, nostaljik bir şölen Devir. O günleri öyle güzel, öyle naif anlatıyor ki, bazen büyükannenizin küçük odasında kuzine başında yağmuru seyrederkenki o huzur doluyor içinize. Sonra bir anda alev alıyor sayfalar, hep aynı güzel yüzlü çocukları yitirdiğimiz günlerin kasveti sarıyor içinizi.

“Zulüm karşısında halkımın tepkisi zalime direnmek değil, zulmü kendinden de güçsüz olana yöneltmek.” Diye özetliyor Ayşe’nin babası Aydın durumu tek cümleyle. Ailecek televizyon izlerlerken haberlerde ölenlerin bıyıkları hep devrimci babasının bıyıklarına benzediği için üzülüyorlar mesela… Bıyıkları öyle olmayan komşuları üzülmüyor ölenlere… Bu metafor için bile aynı sayfayı 3 kez başa alıp okudum. Yeniden…

Bugünkü siyasal ortamımızın temellerinin atıldığı o günleri, o ağır atmosferi  bir çocuğun aklıyla izlemek, dinlemek başlıbaşına bambaşka bir deneyim.  Ama  Ece Temelkuran’ın kullandığı üslup, hayat verdiği karakterler de o kadar özel ki, evladiyelik bir eser çıkmış ortaya. Kokuları konuşturuyor, o dönemin mahalle kültürünü müthiş enstantanelerle anlatıyor, hele çocuk aklıyla öyle bir düşünüyor ki, gözlerini kamaştırıyor okuyucunun.

Yıllardır ihtiyacımız vardı buna. Acısıyla, kayıplarıyla yaşandı o devir. Büyüklerimiz yaşadı, biz onlardan dinledik, kitaplardan okuduk, filmlerde izledik. Ama politik hafızamızı silmeye yönelik çok fazla etkenle karşılaştık. Unutulmayacak olanlar kaldı, hatırlamayacaklarımız için de “Devir” lere ihtiyacımız var. Dilsiz kuğulara ses verme zamanı şimdi…

Leave A Response